|
||
|
![]() |
||||||||
| Coğrafya Coğrafya derslerine dair aradığınız bilgiler. |
| |
|
![]() |
![]() |
|
|
Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 | |
|
|
Coğrafi Keşifler TarihiCoğrafi Keşifler TarihiEtiket: Coğrafi Keşifler Tarihi izle, Coğrafi Keşifler Tarihi indir, Coğrafi Keşifler Tarihi nedir. Yazan: David Arnold İngilizceden Çeviren: Osman Bahadır Çevirenin Önsözü Coğrafi Keşifler Çağı (1400-1600) insanlık tarihinin çok özel bir dönemidir. İki yüzyıllık bu çağda yeni kıtalar keşfedildi dünya denizden ilk kez dolaşıldı ticaret dünya ölçeğinde yapılmaya başlandı ilk kez deniz aşırı imparatorluklar kuruldu ve bütün bunlara bağlı olarak yeni keşfedilen kıta ve bölgelerin birikmiş ya da doğal servetleri başka bir kıtanın Avrupa'nın ekonomik ticari bilimsel teknolojik vb. gelişimine kaynak olarak aktarıldı ve sonuçta etkileri bugüne dek yansıyan gelişmeler yaşandı. Günümüzdeki hemen hemen bütün büyük sorunların şu ya da bu ölçüde Coğrafi Keşifler Çağı'na kadar gidip dayanan kökleri vardır. Bu nedenle Coğrafi Keşifler Çağı'nın koşulları bu çağa özgü keşiflere yol açan etkenler ve bunların sonuçları kapsamlı ve tutarlı bir şekilde açıklanmadan bilimsel devrim kapitalizmin gelişimi sanayi devrimi ve günümüzdeki diğer ekonomik siyasi bilimsel teknolojik olgu ve problemler için doğru bir çözümlemenin yapılabilmesi olanaksızdır. İşte David Arnold'ın eseri bu tarihsel evreye en yeni araştırmalara dayanarak akılcı ve kapsamlı açıklamalar getiriyor ve çağın genel insanlık tarihi içindeki özel yerini ortaya çıkarıyor. Bu yönüyle de özellikle Coğrafi Keşifler Çağı'na özgü pek sağlam kaynakların bulunmadığı ülkemizde daha büyük bir önem kazanıyor. Arnold eserinde Coğrafi Keşifler Çağı'nda gelişmesinin en yüksek aşamasında bulunan Osmanlı İmparatorluğu'nun konumu üzerinde pek durmuyor. Ama okuyucu yazarın Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki birkaç sözünden ve daha çok da keşifleri gerçekleştiren devletlerle ilgili olarak yaptığı çözümlemelerden bu konu için gerekli ipuçlarını kolaylıkla bulabilecektir. Bu hacmi az ama kütlesi çok eserin bilimsel çözümleme yöntemleri ve zengin bilgi dağarcığı ile bilim ve teknoloji tarihine ekonomi tarihine siyasi ve askeri tarihe ve nihayet insanlığın büyük tarihsel serüvenine ilgi duyanların temel kitaplarından biri olacağına inanıyorum. Osman Bahadır Giriş 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa'nın dünyanın geri kalan kısmı hakkındaki bilgisi temel bir dönüşüme uğradı. 1400'de Avrupalıların haritaları sadece tahminlere dayanıyordu ve kendi kıyılarının ötesinde kalan bölgeler haritalarda genellikle tamamen yanlış gösteriliyordu. İzleyen 200 yıl içinde Avrupalı haritacıların çizdiği kıtalar tıpkı büyüyen embriyolar gibi belirsiz biçimlerden günümüzde aşina olduğumuz kolaylıkla tanınan çizgilere dönüştü. 1600'de haritası olmayan ya da eksik bulunan yerler olarak sadece Avustralya Yeni Zelanda ve Kuzey Pasifik kalmıştı. En önemli keşiflerin çoğu kısa bir zaman dilimi içinde yapılmıştı. Columbus'un 1492'de Atlantik'i ilk geçişini izleyen 30 yıl içinde Portekizliler Ümit Burnu'nu dönmüş; Çin'e ve Japonya'ya kadar ilerlemişlerdi. 1521'de Pasifik geçilmiş ve dünya ilk kez denizden dolaşılmıştı. Gerçekte uzun mesafeli seyahatler ve keşifler yeni değildi Araplar Hintliler Çinliler Vikingler ve Polinezyalılar 15. ve 16. yüzyıl Avrupalılarından önce olağanüstü okyanus seyahatlerini başarmışlardı. Fakat onların bu başarıları unutuldu ve tekrarlanmadı ya da yerel bir önem taşımanın ötesine geçemedi. Keşifler Çağı'nda yeni olan şey coğrafi araştırmalar sayesinde dünya okyanuslarının tek bir denizcilik sistemine bağlanması ve bu denizlerde sağlanan egemenliğin Avrupa'nın her meskûn kıtaya etkisinin nihai yayılımına temel oluşturmasıdır. Avrupa'nın coğrafi bilgisinin büyümesini Avrupa ticaretinin ve karasal kontrolünün hızla genişlemesi izledi. 1600'e kadar Portekiz Brezilya ve Batı Afrika'dan Çin Denizi'ne uzanan bir deniz imparatorluğu kurmuştu. İspanya'nın Amerikan imparatorluğu Texas'tan Şili'ye kadar uzanıyordu ve öteki Avrupalılar (Hollandalılar İngilizler ve Fransızlar) îberyalıların bu ticari zenginliğine ve egemenliğine açıkça göz koyuyorlardı. Avrupalıların coğrafi araştırmalarının bu hızlılığını ve genişlemesini nasıl açıklayabiliriz? Keşifler Çağı gerçekte ani ve ilk bakıştaki kadar kapsamlı mıydı? Yoksa daha çok Avrupa'nın kendi içinde uzun süreden beri olgunlaşmakta olan kuvvetlerin sonucu muydu? Nedenleri neydi ve niçin Portekiz ve İspanya Avrupalıların yayılmasında öncü oldular? Avrupa dışındaki faktörler bu yayılmanın karakterini nasıl etkiledi? Bu kitapçığın ele alacağı konular işte bunlardır. Avrupa ve Daha Geniş Dünya Bir zamanlar Avrupa'nın görece tecrit olmuş ve kendi içine kapanmış durumda olduğunu sınırlarının ötesindeki yerler hakkında çok az bilgisi bulunduğunu ve günümüzün bilinen dünya haritasının olmadığını bugünkü bakış açısıyla tasarlamak kolay değil. Fakat Avrupa 15. ve 16. yüzyılların keşiflerine kadar kendi dışındaki dünya ile ilgili olarak gerçek bilgilerden çok mit ve fantezilerle beslenmişti. 15. yüzyıl Avrupası'nın daha güvenilir bilgi kaynaklan arasında klasik eski çağdan kalan yazılarla daha yakın dönemdeki seyyahların raporları bulunuyordu. M.S. ikinci yüzyılda yazılmış Ptolemy'nin Geography'si yaklaşık 1406'da Yunancadan Latinceye çevrilerek Hıristiyan Avrupası'nda yeniden keşfedilmişti. Geography Roma İmparatorluğu'nun en yüksek dönemindeki coğrafya bilgilerinin bir özetini kapsıyordu. Asya ve Afrika'nın yakın bölgelerinin oldukça doğru bir tasvirini vermesine rağmen daha uzak bölgeler için güvenilmez bir kaynaktı; Amerika'nın ve dünyanın eskiden bilinmeyen diğer bölümlerinin varlığı hakkında herhangi bir ipucu vermiyordu. Seyyah eserlerinin en popüler ve etkili olanlarından biri İtalyan Marco Polo'nunkiydi. Marco Polo 13. yüzyılın sonlarında Asya'yı boydan boya geçip Çin'de Moğol İmparatoru'nun sarayını ziyaret etmişti. Polo ilerlemiş ve güçlü uygarlıklarıyla daha zengin bir kıta olarak Asya fikrinin Avrupalıların zihninde oluşmasını sağladı. Polo'nun "Travels"e (Seyahatler) Portekiz Prensi Gemici Henry'ye ve (Ptolemy ile birlikte) Christopher Columbus'a esin kaynağı oldu. Fakat böyle kaynakların sakıncaları da vardı. Atlantik'teki batı yolculuğunda Columbus'un hedeflerinden biri olan Moğol hükümdan 'Cathay’ (Çin) çoktan yok olmuştu. Geç Ortaçağ Avrupası'nın eskilerin her şeyi doğru yaptıklarına (din hariç) dair derin inançları coğrafi eserlerine karşı eleştirel bir yaklaşımı ve pratik bir soruşturma ruhunu engelliyordu. Ptolemy ve Polo yetersiz ve eski olmalarına rağmen 1400 yılına kadar Geç Ortaçağ Avrupası'nın dünya kavramını şekillendiren mitler efsaneler ve sahte seyyah hikâyelerine nazaran daha güvenilir bir bilgi kaynağı sağladılar. En yaygın olarak okunan ve kesinlikle Polo'nunkinden daha az etkili olmayan bir eser de Sir John Mendeville'nin "Travels" iydi. Yazar eserinde tuhaf insanların (örneğin köpek başlı) hemen tamamen hayali hikâyelerinden ve Doğu'nun alışılmamış âdetlerinden söz ediyordu. Çok uzaktaki bilinmeyen denizlere açılma cesaretini gösteren ve dünyanın kenarından aşağıya düşen ya da "sıcak bölge"nin kaynayan denizlerinde mahvolan gemilere dair inanışlar da halkın fantezilerindeki yerini koruyordu. Bu tür korkular soruşturmalar'ın ve pratik araştırmaların önünde güçlü bir engel oluşturuyordu. Fakat kayıp adaların varlığından Asya ya da Afrika'da Müslüman bölgelerinden ötede bir yerlerde hüküm süren güçlü Hıristiyan kralı Prester John'dan ve Batı'da Atlantis kıtasından söz eden başka fanteziler de vardı. Bunlar da gerçekçi olmamalarına karşın 15. yüzyıl keşif seyahatlerinin gelişmesinde belli bir rol oynadılar. Fanteziyle yan gerçeğin benzer bir karışımı ortaçağ dönemi haritalarında da bulunmaktadır. Daha erken tarihli haritalarda Hıristiyanlığın manevi merkezi olarak Kudüs bilinen kıtalar kendi çevresinde simetrik şekilde dizilmiş halde dairevi bir dünyanın merkezinde görülmektedir. Bu mappae mundi (dünya haritaları) gemiciler ve seyyahlar için herhangi bir kullanım değeri taşımıyorlardı ve zaten böyle bir niyetle de hazırlanmamışlardı. Ptolemy'nin etkilediği daha geç tarihli haritalarda Afrika'nın kuzey bölümüyle Asya'nın batı bölgeleri oldukça doğru olarak gösterilmekte; fakat Afrika'nın güneye doğru nasıl uzandığı ve Hint Okyanusu'nun karalarla kaplı bir deniz olup olmadığı belirsiz kalmaktadır. Bu haritalarda Amerika Avustralya ve Pasifik'ten iz yoktu. Harita yapıcıları Avrupa'nın Afrika ve Asya'nın iç bölgeleri hakkındaki cahilliğini kendi uydurmaları olan nehirler ve dağlar çizerek telafi ettiler; hayali bilgiler eklediler ya da uzun süre önce ölmüş monarkları bu bölgelerde hâlâ iktidardaymış gibi gösterdiler. Avrupa bu bilgisizlik ve soyutlamada yalnız değildi. 1400'de dünya aralarında çok az ilişki olan ya da hiçbir ilişki bulunmayan birçok farklı topluluklara ya da uygarlıklara bölünmüştü. Orta ve Güney Amerika halkları gibi bazı topluluklar öteki kıtalardan tamamen kopuk durumdaydı. Çin ve Hindistan gibi büyük Asya uygarlıklarının daha geniş ticari ilişkileri vardı. Ancak bu ilişkiler temel kültürel yalıtılmışlıklarını ve ekonomik açıdan kendi içlerine kapalılıklarını giderecek ölçüde değildi. Bu yalıtılmışlık bir dereceye kadar denizler çöller sıradağlar ve sık ormanlar gibi bir dizi coğrafi engelden kaynaklanıyordu. Fakat farklı halkları ve bölgeleri daha büyük bölümler halinde birleştiren ulaşım iletişim ve denetimin yokluğu bunu daha da güçlendiriyordu. Genellikle de kara ve denizlerde uzun keşif seyahatlerini özendirme konusunda büyük bir merak eksikliği vardı. Çin bunun çarpıcı bir örneğiydi. 1400'de Çin'in denizcilik teknolojisi birçok bakımdan Avrupa'nınkine eşitti. Çin'in 1405 ve 1433 yıllan arasında güneydoğu Asya ile düzenli ticari ilişkileri vardı ve Amiral Cheng Ho yönetimi altında Sri Lanka ve Doğu Afrika'ya kadar uzanan seferler yapılıyordu. Bu sıralarda ya da daha erken bir tarihte Çin gemileri Kuzey Avustralya'ya ve olasılıkla Kuzey Amerika'nın Pasifik kıyılarına kadar gittiler. Konfüçyüsçü Çin kendisini kültürel ve politik olarak komşularından daha üstün tutuyor ve onları sadece Çin imparatorlarına haraç ödemeye yarayan barbarlar olarak görüyordu. Haraç ve servet ile Çin sarayı için eşyalar arama isteğinin Cheng Ho'nun seyahatlerinde itici etken olduğu anlaşılıyor; yoksa dünyanın geri kalan kısmı hakkında Çin'in bilgisini artırmak ya da sürekli ticari ilişkiler içine girmek değil. Çin İmparatorluğunda ticaret ve tücarlar Avrupa'da son derece önemli konumda bulunan tüccar sınıfına karşıt olarak düşük bir statüye sahiptiler. Cheng Ho'nun seferlerinin arkası gelmedi ve Çin Portekizliler'in tam Batı Afrika sahillerinden aşağıya inmeye ve Hindistan'a bir Batı yolu aramaya başladıkları sırada tekrar kendi kabuğuna çekildi. Arap ve Hintli müslüman tüccarlar Hint Okyanusu'nda karmaşık ve yoğun bir ticaret sistemi kurmuşlardı. Fakat onlar etkinliklerini kârlı ve güvenli olduğu bilinen alanlarla sınırlı tutmaktan hoşnuttular. Arap gemicileri daha önce Çin'le doğrudan ticaret yapmışlardı ama 1400'e kadar Endonezya adalarından daha doğuya girme cesaretini nadiren gösterebildiler. Güneybatıda ise Mozambik ve Madagaskar'dan öteye geçmediler. Zira daha ileri yolculuklarda tehlike riski artıyor ve ticari beklentiler gerçekleşecek gibi görünmüyordu. Benzer şekilde Akdeniz'deki Arap gemiciler ve coğrafyacılar da Fas kıyılarından sonra yolculuk yapılamayan ve gemileri parçalayan karanlık deniz Atlantik'in başladığına inanıyorlardı. 1400'ün Avrupası belli bakımlardan özellikle yalıtılmış ve kendi içine kapalı kuşatma altında bir uygarlık görüntüsü veriyor dolayısıyla bir keşifler ve yayılma çağına önderlik edecek gibi görünmüyordu. Kara Ölüm (The Black Death) adı verilen ve 1348 - 49'da bütün Avrupa'yı silip süpüren veba salgını ekonomiyi tahrip etti ve nüfusun üçte birinin ya da daha fazlasının ölümüne neden oldu. Avrupa nüfusunun 14. yüzyılın ortasındaki düzeyine tekrar ulaşabilmesi için 200 yıldan fazla bir sürenin geçmesi gerekti. Avrupa ekonomisinin yeniden canlanması için 16. yüzyılda Amerika'nın maden zenginliğine talep ve gereksinim doğdu. Ayrıca iklim değişiklikleri de kuşatılmış bir Avrupa hissinin doğmasına katkıda bulundu. 8. ve 14. yüzyıllar arasında hüküm süren görece sıcak iklim koşullarında yerleşme ve tarım kuzeyde ve batıda daha ileri gitmişti. Vikingler İzlanda'da Grönland'da koloniler kurdular ve Amerika anakarasının kuzeydoğu kıyılarındaki Vinland'a ulaştılar. Fakat "Küçük Buz Çağı" olarak nitelendirilen daha soğuk koşullar bu genişlemeye son verdi. Arktik buzulların güneye doğru ilerlemesi Vinland'a giden kuzey yolunu kesip Grönland ve İzlanda ile ilişkiyi tehlikeye soktu. |
|
|
#2 |
|
|
Güney'de bir zamanlar Roma İmparatorluğu'nun kalbi olan Akdeniz Hıristiyan Avrupa ve Müslüman komşuları arasında bölünmüştü. Batı'da İberya yarımadasında doğan Portekiz ve İspanya devletleri 8. yüzyılda bütün bölgeyi ele geçiren Müslümanları adım adım geri itmekte basan sağlamışlardı. 14OO'e kadar Müslümanların elinde sadece Granada (Kastilya Devleti'nin gerçek bir temsilcisi olarak) kalmıştı. O da 10 yıllık bir mücadeleden sonra 1492'de ele geçirildi. Fakat Müslüman güçleri sonunda kendi yarımadalarından sürmelerine rağmen Portekizliler ve Kastilyalılar haçlı seferlerini Cebelitarık Boğazı'nın ötesine ve Müslüman Kuzey Afrika'ya taşımakta daha büyük güçlüklerle karşılaştılar. Portekiz Faslılara ait Ceuta Limanını çoğu tarihçinin Keşifler Çağı'nın gerçek başlangıç tarihi olarak gördüğü 1415'te ele geçirdi. Fakat köprübaşı niteliğindeki bu mevzii genişletme doğrultusundaki girişimler çok az bir başarı sağlayabildi. 1437'de Portekiz kuvvetleri Tan-ca'da kesin bir yenilgiye uğradı. Granada'nın fethinden sonra Kastilyalılar 1497'de Melilla'ya yerleştiler; fakat Kuzey Afrika'da daha ileriye gitme istekleri önce yerel müs-lümanların dirençlerinin etkili olması daha sonra da Türklerin genişleyen gücü nedeniyle engellendi.
Akdeniz'in doğu ucunda Osmanlı Türkleri 15. yüzyılda ve 16. yüzyılın başlarında açık bir yükseliş halindeydi. Bir zamanların kudretli imparatorluğu Bizans'tan geriye kalan son şehir Konstantinople 1453'te Türkler tarafından fethedildi. 1516-17'de Türkler rakip Mısır ve Suriye hükümdarlarını Memlukları yenilgiye uğrattılar ve kontrollerini Akdeniz'in güney kıyıları üzerinde genişlettiler. Türkler Balkanların içlerine doğru da ilerlediler; hatta 1529'da Viyana'yı tehdit ettiler. Orta Asya'dan gelen göçebe ve binici kökenli Türkler Konstantinople düştüğünde Bizanslıların denizcilik mirasını devralıp Akdeniz sularında önemli bir güç haline geldiler. 1571'de Yunanistan açıklarında Lepanto (İnebahtı) savaşında durdurulmalarına rağmen Türkler doğu Akdeniz'e kesin olarak yerleştiler. Böylece Batı'da Fas'tan kıvrılarak doğu Akdeniz ve Levant (Yakın Doğu Ülkeleri) üzerinden doğuda Balkanlara ve Karadeniz'e uzanan İslamiyetin gücü 15. ve 16. yüzyıllarda Hıristiyan Avrupa'yı etkin bir biçimde sınırlıyor ve onun Afrika ve Asya'nın yakın alanlarına doğru genişlemesinin doğal yollarını önlüyordu. Bu nedenle İslamiyetin sağlamlaşmış gücü herhangi bir Avrupa keşif ve fetih çağının öncelikle Avrupa'nın yakın sınırlarının ötesine çarpıcı bir sıçrama yapmasını zorunlu hale getirdi. Bununla birlikte Avrupa'nın yalıtılmışlığını ve iç zorluklarını abartmak yanlış olur. Dini düşmanlıklara ve periyodik savaşlara rağmen Hıristiyan Avrupa İslam dünyasından çok şey öğrendi. Gerek Yunan bilim ve felsefesinin korunması gerekse bilimsel ve tarımsal bilgi ve teknolojinin Hint ve Çin gibi uzak diyarlardan Avrupa'ya iletilmesi İslam dünyasının eseridir. Avrupa Keşifler Çağı'na bu İslamik - Asyalı katkısının önemi bu kitapta daha sonra tartışılacak. İçsel bakımdan 1000 - 1400 yıllan arasını kapsayan dönemde Avrupa'da etkileri çok uzaklara ulaşan ekonomik ve teknolojik gelişmeler olmuştu..Şiddetli Kara Ölüm engeline kadar önemli bir nüfus artışı gerçekleşmişti. Özellikle Kuzey Avrupa'da çiftçilik teknikleri geliştirilmiş ve bu teknikler tarımsal verimin büyümesine katkıda bulunmuştu. Kara ve deniz yoluyla yapılan ticarette genişleme olmuştu. Artan etkinlikler sadece Akdeniz'de değil Baltık Denizi ile Kuzey Denizi'nde Kuzey ve Güney Avrupa arasında da görülüyordu. Ticaretin ve gemiciliğin büyümesiyle özellikle Kuzey İtalya'daki Pisa Floransa Cenova ve Venedik şehirlerinde bankacılık ve finans alanında da büyük ilerlemeler sağlandı. Avrupa ekonomisinin temelinde yatan canlılık ve onu daha fazla ticaret ve yeni kaynaklar ile beslemek için girişilen arayışlar 15. ve 16. yüzyıllardaki Avrupa yayılımcılığının arkasındaki temel itici gücü yarattı. Bununla birlikte bu hareketi yaratan oluşumlar salt ekonomik olmayan faktörler tarafından da biçimlendiriliyordu. Baharat ve Altın Batı'nın günümüzdeki Asya ve Afrika imajı 15. ve 16. yüzyıl Avrupalısının imajından çok farklıdır. Biz şimdi oldukça haksız olarak bu kıtaların büyük bölümlerini yoksulluk kıtlık hastalık ve ekonomik geri kalmışlık olgularıyla birlikte düşünüyoruz. Buraları Üçüncü Dünya ya da gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırıyoruz. Zengin "Kuzey" (Avrupa'yı ve Kuzey Amerika'yı kapsıyor) ile yoksul "Güney" (Hindistan'ı Çin'i ve Kara Afrika'yı kapsıyor) karşılaştırması yapıyoruz. Fakat dört ya da beş yüzyıl önce Avrupa kendisini belirli açılardan Asya ve Afrika'nın fakir komşusu olarak görüyordu. Sadece seyyahların raporları değil bu yörelerin ürünleri de Avrupalının bu kıtalarla ilgili izlenimlerini biçimlendirdi. Altın çeşitli mücevherler ipekler halılar resimli duvar örgüleri baharat ve porselen bolluk zenginlik ve yaratıcı bir endüstri imajı doğuruyordu işte Avrupalıların ilk keşif seyahatlerine esin kaynağı olan şey Afrika ve Asya'nın zenginlikleri hakkındaki bu imajdı. Geç Ortaçağ Avrupası uzun mesafeli iki büyük ticaret yolunun sonunda bulunuyordu. Birisi Avrupa'yı Asya'ya bağlayan baharat ticareti diğeri de Avrupa'yı Afrika'ya bağlayan altın ticareti yolu. Savaşlar istilalar ve imparatorlukların çöküşleri yüzünden periyodik olarak kesintiye uğramasına rağmen Romalılar zamanından beri ipek baharat mücevher ve öteki değerli malları Çin Endonezya Hindistan ve İran'dan Asya üzerinden Avrupa'ya getiren ticaret yolları açık kalmıştı. İpek ticaretinin önemi Avrupa'nın kendi ürünlerini geliştirmesi sonucunda azaldı. Ancak Asya'nın baharatı yerine Avrupa'nın koyabileceği bir şeyi yoktu. Baharat Asya'da Endonezya adalarında - Asya'ya özgü baharat türlerinden Clove Moluccas'da nutmeg ve mace Banda adalarında biber ise daha çok Sumatra'da - ya da eskiden Seylan olarak bilinen Sri Lanka'da (tarçın-cinnamon) ve güneybatı Hindistan'da (biber) yetiştiriliyordu. Marco Polo'nun zamanında baharat Batı Asya'dan Karadeniz'e ve Yakın Doğu ülkelerine (Levant) kara yoluyla ve kervanlarla iletiliyordu. Moğol İmparatorluğunun dağılmasıyla bu yol çok tehlikeli hale geldi ve 1400'e kadar Arap ve Hintli tüccarlar baharatı deniz yoluyla Kızıl Deniz'deki limanlara taşıdılar. Buraya gelen baharat karadan Mısır ve Suriye'nin Akdeniz'deki limanlarına taşınıyor ve buralardan Avrupa'da dağıtılmak ve satılmak üzere Venedikli ve Cenevizli tüccarlar tarafından satın alınıyordu. Bugün baharat bize böylesine ayrıntılı ve geniş bir ticaret sistemini gerektirecek kadar değerli bir mal gibi görünmeyebilir. Biber günlük bir tüketim nesnesidir ve görece ucuzdur. Bugün her türden baharata çok az önem veriyoruz. Fakat 15. ve 16. yüzyılda baharatın bütün türlerine Avrupa'da büyük bir talep vardı. Kış aylarında ancak birkaç hayvanın canlı kalabilmesine yetecek kadar yemin ve günlük yiyeceklere alternatif birkaç sebze meyve ve içeceğin bulunduğu dönemlerde bayatlamış ya da tuzlanmış et ürünlerine tat vermek amacıyla kullanılıyordu. Baharat pasta içecekler ve şekerleme ürünlerine de büyük katkılar sağladı. Haçlı askerlerinin baharatlı doğu yiyeceği deneyimi de daha egzotik tatlar için bir Avrupalı damak zevkini cesaretlendirmiş olabilir. Baharat genellikle bir lüks olarak sınıflandırılmıştır: Edward Gibbon bunları "şahane ve önemsiz" olarak nitelendirmektedir. Fakat açıktır ki kullanımları çok yaygındı ve Avrupa'nın en zengin sınıflarıyla sınırlı değildi. Avrupa'nın ekonomisi geliştikçe ve satın alma gücü arttıkça baharata olan talep de sürekli olarak arttı. Baharat bunların ticaretini yapan tüccarlar için de oldukça kârlı bir üründü. Baharat ticaretinden kaynaklanan zenginlik özellikle Cenova ve Venedik olmak üzere İtalyan şehir devletlerinin yükselişinin ekonomik temellerinden birini oluşturuyordu. Dahası baharat uzun mesafeli ticareti kârlı olan birkaç maddeden biriydi. Yükte hafif pahada ağır mallardı (bu ucuz ve toplu taşımacılık öncesi dönemlerde önemli bir faktördü) ve uzun seyahatlere ve sık sık yapılan aktarmalara karşı dayanıklıydı. Avrupa'nın uzun mesafeli ticaretinin öteki önemli mamulü olan altın da salt lüks tüketim maddesi olmanın ötesinde bir değer taşıyordu. Kiliseler saraylar ve zengin evlerindeki dekorasyon ve gösteriş için kullanımına ek olarak Avrupa'nın para ve genişleyen ticari sistemi için de gerekliydi. Ticari ve mali etkinlikleri büyüyen İtalyan şehir devletleri tedavüldeki paralarını temel olarak altına çevirdiler: Floransa ve Cenova 1252'den Venedik ise 1284'ten başlayarak altın para bastı. Portekiz gibi Avrupa'nın daha fakir devletleri bile paralarını aynı prestijli temele dayandırma konusunda oldukça istekliydiler. Ayrıca Avrupa'nın kendi iç ekonomisini sağlamak ve Doğuyla ticaretindeki ödemelerde kullanmak üzere altına ihtiyacı vardı. Avrupa'nın Asya pazarında geçerliliği olan az sayıda ürünü vardı: Bu nedenle baharatı kıymetli madenlerle satın almak zorundaydı. Almanya'da ve Macaristan'da gümüş çıkarılıyordu fakat Avrupa altın madeni bakımından fakirdi. Eskiden altın çıkarılan çok sayıda maden yatağı artık tükenmişti; çok miktarda altın yağma ve Doğuyla yapılan ticaret nedeniyle yok olmuştu. Bu nedenle Geç Ortaçağ Avrupası'nda hem iç ekonomik gelişmeyi kontrol eden hem de ticaret ve denizaşırı araştırmalar için kuvvetli bir itici güç oluşturan bir "altın kıtlığı" vardı. Geç Ortaçağ döneminde Batı Afrika'dan Avrupa'ya az fakat önemli miktarda altın geldi. Bu altınlar yukarı Senegal Nehri'nin Bambuk bölgesinde ve Yukarı Nijer'deki Bure'de yüzey madenlerinden çıkarma ve tasfiye işlemleri uygulama yoluyla elde ediliyordu. Ayrıca bugünkü Gana'nın Akan bölgesindeki (sömürgecilik döneminin "Altın Kıyısı") altın üretim alanında da geç 15. yüzyılda Avrupa'nın talebini kısmen karşılayan verimli bir üretim yapılıyordu. Altın Batı Afrika'daki bu kaynaklardan yerel tüccarlar tarafından genellikle altın tozu biçiminde Büyük Sahra'nın güney kenarındaki Timbuktu gibi kasabalara getiriliyordu. Orada Arap ve Berberi tüccarları tarafından satın alınan altın deve kervanlarıyla çölden geçiriliyor ve daha sonra Kuzey Afrika limanlarında Cenevizli Venedikli Katalan ve Yahudi tüccarlara satılıyordu. Büyük Sahra'yı geçen tüccarlar bu Batı Afrika ya da "Gine" altınının ("Gine" altını terimi bu altın kaynağının bir zamanlar sahip olduğu önemi hatırlatan bir kalıntıdır) karşılığında tekstil ürünleri bakır tuz ve çölün güneyinde talep edilen diğer mamulleri sattılar. Avrupa'nın 1400'den önce bu altın üretim alanıyla doğrudan bir ilişkisi olmamasına rağmen onun yeri hakkındaki bilgiler Arap ve Yahudi aracılar vasıtasıyla oldukça doğru biçimde aktarılıyordu ve Avrupalıların para hırsını körüklüyordu. Altın ve baharat en çok göz alıcı olmalarına rağmen Avrupalıları ticaret ve zenginlik arayışında kendi kıyılarının ötesine uzanmaya cezbeden tek ürün değildi. Temel bir madde olan hububat bile bir zamanlar Fas'tan ve Atlantik adalarından (Azor Madeira ve Kanarya adaları) ithal ediliyordu. 14. yüzyılın sonları ve 15. yüzyılın başlarında bu yöreler Avrupalı göçmenler tarafından sömürgeleştirilmeye ve ekilmeye başlamıştı. Şeker Avrupa yayılmacılığına daha da yakından bağlıydı. Şekerin üretimi ve tüketimi Araplardan öğrenilmişti (Ortaçağ Avrupası'nın İslam dünyasıyla ilişkisini hatırlatan bir başka kalıntı). Şeker ilk kez Akdeniz adalarında ve Sicilya ile İspanya'nın uygun bölgelerinde üretilmişti. Fakat artan talep yeni üretim alanları arama girişimlerini teşvik etti. Madeira ve Kanarya adalarında öncü ürün oldu sonra 15. yüzyılın sonlarında Gine Körfezindeki Sao Thome adasında ve daha sonra da günümüze kadar devam etmek üzere Atlantiğin öte yakasında Brezilya'da ve Batı Hindistan'da. Balık da özellikle Portekizliler tarafından Avrupa'nın yakın kıyılan yerine giderek daha uzaklarda Kuzeybatı Afrika açıklarında ve Kuzey Atlantik'te aranıyordu. Kurutulmuş ve tuzlanmış Morina balığı Portekiz'in Avrupa'nın geri kalan kısmıyla yaptığı ticarette önemli bir kalem oluşturuyordu. Öte yandan vahşi bir köle ticareti başladı. Müslümanların İberya yarımadasından kovulması ve Kara Ölüm'ün etkileri sonucunda özellikle güney Portekiz önemli bir nüfus eksikliği sorunuyla karşılaşmıştı. Siyah köle ticareti uzun süre Büyük Sahra'nın öte yakasından Kuzey Afrika'ya yapılan altın kervanı seferlerine eşlik etti. Köle ticareti güney Avrupa'nın ihtiyacını da karşılayacak şekilde genişliyordu. Erken dönem keşif seferlerinin Batı Afrika sahillerinden aşağıya yönelişi sırasında Portekizliler Portekiz'deki malikânelerde işçi olarak çalıştırmak üzere daha sonra da Atlantik adalarındaki genişleyen şeker ekonomisinin işgücü ihtiyacını karşılamak amacıyla köle satın aldılar ya da ele geçirdiler. Avrupalıların yayılmacılık şeker ve kölelerle ilgili denizaşırı sömürü konusundaki ortak hareketi 17. ve 18. yüzyılların vahşi bir özelliğiydi ve böylece daha Columbus 1492'de Atlantik'i geçmeden önce başlamış bulunuyordu. |
|
|
#3 |
|
|
Bu nedenle yayılmacılığın arkasındaki ekonomik dürtü Avrupalı mallar için pazar arama kaygısı değildi. 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupalılar Afrika'da ve Asya'da tekstil mamullerini ve öteki ürünlerini satmaya çalışırken büyük güçlüklerle karşılaştılar. Avrupa'nın sanayileşme çağı ve makine yapımı mamullerin kütlesel üretimi hâlâ çok uzakta ve geleceğe ait bir gelişme olarak duruyordu. Avrupa'nın denizaşırı araştırmaları ticaret ve Avrupa ticaret sisteminin bir bölümünü oluşturan kaynaklar için yapılıyordu. Fakat Avrupa'da gelişen ticari kapitalizmin bir sonucu olan yayılmacılık bizi açık bir çelişkiyle karşı karşıya getirir: Eğer ekonomik güdüler böylesine temel bir önem taşımışsa Avrupa'nın ekonomik bakımdan en ileri bölgesi olan.İtalya bu dönemdeki denizaşırı yayılmacılıkta önemli bir rol oynama konusunda niçin başarısız görünmüştür? Bunun yerine niçin ekonomik bakımdan daha geri durumdaki Portekiz ve Kastilya öncü araştırmacı ve denizaşırı İmparatorluklarını kurmaya yönelen ilk Avrupalı devletler olmuşlardır? Bu soruların yanıtı karmaşıktır ve bir dizi faktörü içerir. Fakat her şeyden önce İtalya'nın Keşifler Çağı'na çok önemli bir katkıda bulunduğunu belirtmek gerekmektedir.
İtalya Kısmen 15. ve 16. yüzyıllarda ulusal kimliklerin ve sınırların çok belirsiz olması yüzünden Avrupalı kâşifler bilginler tüccarlar gibi askerler ve denizciler de görece özgür bir şekilde bir ülkenin hizmetinden başka bir ülkenin hizmetine geçebiliyorlardı. Bu hareketlilik yeni bulunan matbaa makinesiyle birlikte ilk keşif seyahatleri hakkındaki bilgilerin (özellikle Portekizlilerin bulgularının gizliliğini korumaya yönelik bazı girişimlerine rağmen) Avrupa'nın her tarafına yayılmasında önemli bir rol oynadı. Portekizliler gerçekten ilk seyyahlar olarak başka ülkelere bilgi ve personel vererek en çok kayba uğrayan taraf oldular. Buna karşılık Kastilya araştırma alanına 15. yüzyılın sonlan ve 16. yüzyılın başlarındaki hızlı ve dramatik girişini kısmen bir gruba bağlı olmayan ünlü Portekizli Magellan ile İtalyan Columbus'a borçluydu. Christopher Columbus ilk keşifçiler arasındaki hareketliliğin önemine ve İtalya'nın Keşifler Çağı'na olan katkısına başlıca örnektir. Columbus yaklaşık 1451'de Cenova'da doğdu daha sonra Portekiz'e yerleşti Portekizli bir kadınla evlendi ve Çin'e gitmek için batıya doğru yolculuk etme projesini ilk kez Portekiz sarayına sundu. Burada reddedildi ve sonunda Kastilya kraliçesi Isabella'nın sağladığı devlet himayesini bulmadan önce Fransız ve İngiliz desteği aradı. John Cabot'nun kariyeri de Columbus'un kine çok benzer. O da doğuştan Cenovalıydı. Columbus gibi Cabot da batı okyanusundaki aramalar için öngördüğü planlara ilgi gösterecek hükümet bulabilmek için Columbus'un dönüş haberlerini izleyen İngiltere Kralı VII. Henri'nin 1496'daki bir seferini destekleme sözü vermesine kadar boş yere çabalayıp durdu. Avrupa birleşik bir Çin imparatorluğundan farklı olarak değişik ilgi ve isteklere sahip bir dizi devletten oluşuyordu. Bu nedenle maceracılar ve idealist kimseler için kendi ülkelerinde ya da kabul eden başka bir ülkede himaye sağlamayı başardıkları takdirde projelerini gerçekleştirme olasılığı vardı. Öte 14 yandan seyahatlerin başlangıç döneminde devlet ya da kraliyet desteği zorunluydu. Büyük seferler için gemileri sağlamanın ve donatmanın maliyeti ve riskleri tek başına çalışan bir tüccarın ya da maceracının gücünü çok çok aşıyordu. Ayrıca denizcilerin limanlarını ve gemilerini kullanmak gemicilerini istihdam etmek yeni keşfedilen kara parçalarıyla ilgili haklarını garanti altına almak ve öteki güçlerin tecavüzlerine karşı toprak ve ticaret ile ilgili taleplerini koruyabilmek için bir devletin siyasi otoritesine de ihtiyaçları vardı. Portekiz İspanya ve İngiltere'nin himayeci tutumlarına karşılık İtalyanlar da özellikle harita yapımında ve Akdeniz'de kazandıkları belirli denizcilik teknikleri konusundaki fikirlerini ve ustalıklarını Batı Avrupa'nın hizmetine sundular. Belirli ölçüde özellikle Ptolemy'nin Geography'si gibi son zamanlarda yeniden keşfedilen klasik eserlerdeki bilgiler gibi İtalyan Rönesansı'nın bilimini de getirdiler. Batı kıtası için kullanıla gelen "Amerika" isminin kökeniyle ilgili bazı tartışmalar var. Bu ismin Bristol'de gümrük tahsildarı olan ve Cabot'nun resmi maaşını ödeyen Richard Ameryk'ten geldiği ileri sürülmektedir. Fakat Amerika isminin 16. yüzyılda basılan ve yaygın biçimde dağıtılan mektupları aracılığıyla yeni bir kıta fikrinin Avrupa'da benimsenmesini sağlayan Floransa'lı işadamı Amerigo Vespucci'den kaynaklandığını ileri süren daha eski ve belki de daha doğru bir görüş vardır. Eğer bu görüş doğruysa İtalyanların "Yeni Dünya"nın keşfedilmesinde ve onun hakkındaki bilgilerin yayılmasında oynadıkları role uygun bir övgüdür. İtalyanların katkısı aynı zamanda ekonomik bir nitelik de taşıyordu. Geç Ortaçağ'daki ticaretin gelişmesiyle Cenova'dan ve öteki İtalyan şehir devletlerinden gelen tüccarlar Batı Akdeniz'de ve Portekiz'de ticari koloniler kurmuşlardı. Kuzey Afrika ile ticaretin büyük bir bölümü bunlar aracılığıyla gerçekleşiyordu ve Madeira'nın şeker üretimi ve ihracatı varlığını büyük ölçüde Cenovalıların maliyesine borçluydu. Eskiden Cenovalılann büyük bir ticari alanı olan Kara Deniz Asya'nın uzak yöreleriyle yapılan ticaret için bir kapı olarak önemini yitirdi ve zaten 15. yüzyılda Türklerin eline geçti. Bunun üzerine Cenovalılar da ilgilerini Batı Akdeniz'e yönelttiler. Cenovalı tüccarlar ve sermayedarlar başlangıçtaki bazı sürtüşmelere rağmen Portekiz ve Kastilya ile genellikle yakın ilişkiler içinde oldular. Zengin bir Cenovalı sermayedar olan Francisco Pinelo Columbus'un Atlantik boyunca gerçekleştirdiği birinci ve ikinci seyahatlerin yüksek maliyetine yardımcı olmuştu. Bu tutumunun karşılığı olarak 1503 yılında Seville'daki İspanya ve Yeni Dünya arasındaki ticari ilişkileri denetleyen Casa de Contratacion (Ticaret Odası)'a atanarak ödüllendirildi. Cenovalı Floransalı ve Alman sermayedarlar ayrıca Indies'e (Büyük ve Küçük Antiller ve Bahama adaları ç.n.) yapılan ilk Portekizli seyahatlerinin finanse edilmesine de katkıda bulundular: 1505 yılında Floransalılar ve Cenovalılar Doğu'ya gitmek üzere o yıl ayrılan büyük Portekizli filosu için 30.000 florin tahsis ettiler.Dönüşte Cenovalılar yaptıkları sermaye yatırımından çok büyük kârlar elde ettiler ve denizaşırı bölgelerden Seville'e ve Lizbon'a akan baharat şeker ye gümüşün satışında büyük bir rol oynadılar. 15 Bu nedenle İtalyanlar Keşifler Çağı'na dolaylı olarak katılmaktan büyük ölçüde hoşnuttular. İtalyanların daha doğrudan bir rol almaya kalkışmamalarının daha başka nedenleri de vardı. İtalyan kadırgaları ve ticari gemileri Akdeniz'in sakin sularına dalgalı denizlerden ve Atlantiğin geniş alanlarından daha uygundu. 1291 yılında Indies'e giden bir deniz yolu bulmak üzere denize açılan Cenovalı bir kadırgadan bir daha haber alınamadı. Bu olaydan sonra İtalyanlar Atlantik ticareti ve seyahatleri için Portekizlilerin ve Kastilyalılann daha uygun gemilerine ve denizcilikteki ustalıklarına güven duydular. İtalya'yı Akdeniz ticaretinin merkezi yapan ve onu Afrika ve Asya'dan gelen ticaret yollarının kavşak noktasına yerleştiren coğrafi konumu Atlantik'in araştırıldığı bir çağda dezavantaj oluşturuyordu. Özellikle Venedikliler arasında uzun süreden beri yerleşmiş olan ticari gelenekler ticari tutuculuğu ve yeni koşullara uyum sağlamada gösterilen isteksizliği besledi. Ticaretleri ve zenginlikleri için yüzyıllardır Doğu'ya yönelmeye alışmış olan Venedikliler 1499 ile 1573 yıllan arasında uzun bir dizi halindeki deniz savaşlarıyla Türk gücünün Doğu Akdeniz'deki yayılmasına karşı koydular. Fakat Venedikliler İslam'a karşı dini bir savaş verme eğiliminde değildiler. Onlar geçmişte Mısır ve Suriye'nin müslüman Memluklularıyla ticaret yapmışlardı ve değerli baharat ticaretini yeniden başlatabilmek için Türklerle anlaşmanın yollannı arıyorlardı. Bunda örneğin 1519'da Türklerle geçici bir antlaşma gerçekleştirerek kısmen başarılı oldular. Bir zamanlar baharat bölgelerine giden Portekizlilere ait yolların açılışının Venedik ekonomisi üzerinde hızlı ve sürekli bir tahrip edici etkisinin olduğu düşünülüyordu. Şimdi böyle olmadığı anlaşılmış bulunuyor. Yaklaşık 1520'de karadan yapılan uzun mesafeli baharat ticareti yeniden canlandı ve Venedik tekrar büyük bir baharat ithalatçısı ve dağıtıcısı oldu. Portekiz'in ticari fiyatlan yüksekti ve baharatının kalitesinin de uzun deniz yolculukları yüzünden bozulduğu ve Venediklilerinkinden daha kalitesiz olduğu söyleniyordu. Kısmi iyileşme Venediklilerin endişelerini yatıştırdı ve Venedikli tüccarları geleneksel ticaret kalıplarında herhangi bir temelli değişiklik yapma düşüncesinden vazgeçirdi. Venedik şehri uzun vadedeki gerilemesini; Portekizlilerin ve daha sonra da Hollandalılara! baharat ticareti kadar gelişmekte olan Atlantik ticaretini genel olarak ihmal etmesine de borçludur. Öte yandan bazı politik ve kültürel faktörler de İtalya'nın Keşifler Çağı'na daha büyük ölçüde katılmasını engelledi. Rönesans İtalyası'nın sarayları ve şehir devletleri zenginliklerini ve sanatsal başarılarını ortaya serme konusunda birbirleriyle yarıştılar. Ülkedeki gösterişli harcamalar ve İtalya sınırlan içindeki büyüme uzak kıtalardaki yayılmacı projelere ayrılacak kaynak miktarının az olmasına yol açtı. Daha fakir ama buna karşılık daha gözüpek Atlantik kıyısı devletlerine tezat oluşturacak şekilde kendi içlerine bakma ve kendilerinden hoşnut olma davranışı geliştirdiler. İlk Atlantik seyahatleri de Îtalya'daki bir istila ile silahlı çatışma dönemine rastladı. İçerden bölünmüş durumdaki İtalya Fransızların ve İspanyolların yarımadadaki emellerine karşı direnme konusunda hazırlıksızdı ve ekonomisi savaşın yarattığı etkilerin sıkıntısını yaşıyordu. Buna karşılık Batı Avrupa devletleri ülkelerinde denizaşırı araştırma ve yayılma deneyleri kazanabilmek üzere yeterince kararlı ve güvenli bir 16 ortamı sağlamış daha birleşik ve güçlü politik varlıklar olarak ortaya çıkıyorlardı. |
|
|
#4 |
|
|
Portekiz ve İspanya
Hıristiyan Avrupa'nın güneybatı kenarına tünemiş olan Portekiz Avrupa'nın politik sınırlarını kararlı hale getiren ilk ulusal devletlerinden biriydi. 13. yüzyıl sona ermeden güneydeki son Müslüman bölgesi olan Algarve fethedilmiş ve 1580'e kadar Portekiz kendisini daha büyük bir İberya devletine katma doğrultusundaki girişimlere karşı başarıyla direnmişti. Kastilya ile aralıklarla süren çekişmeler 1383-141l'de ve 1474-79'da açık savaşa dönüştü ve hem Portekiz'in farklı kimlik duygusunun güçlenmesine hem de Kuzey Afrika ve Atlantik adalarında iki devlet arasındaki rekabetin şiddetlenmesine hizmet etti. 1479'da Veraset savaşlarını sona erdiren Alcaçovas antlaşması aynı zamanda Atlantik adalarını Azor ve Madeira'yı elinde tutan ama Kastilyalıların Kanarya adalarıyla ilgili taleplerini tanımak zorunda kalan Portekiz ile rakibi arasında paylaştırdı. Ceuta'nın (Kuzey Fas'da bir liman) 1415'de Portekizliler tarafından ele geçirilmesi özellikle Cebelitarık Boğazı'nın ispanya tarafını kaplayan liman olması nedeniyle Kastilya'da endişe yarattı. Fakat Kastilya Granada'nın 1492'de düşmesine kadar Portekiz'in Kuzey Afrika anakarasının iç kısımlarına girişini göremedi. Topraklarını Avrupalı komşularının zararına genişletme olasılığı çok az olan Portekiz gibi fakir ve küçük bir ülke için denizaşırı yayılma büyük bir politik ve ekonomik önem taşıyordu. Portekiz halkının büyük çoğunluğu sayıları 15. yüzyılın sonunda yaklaşık bir milyonu bulan köylülerden oluşuyordu ve ülke orta düzeyde bir tarım ekonomisinden ötesine elvermeyecek denli fakir ve kayalıktı. Portekiz'in ticari uzmanlık ve kurulu Akdeniz ticaretine katılmak için gerekli kaynaklar açısından eksiklikleri vardı. Ancak kendi zeytinyağını ve şarabını ihraç etmenin yanı sıra Azor ve Madeira'dan hububat şarap ve şeker getirme ve Atlantik'te morina ve ton balığı arama konusunda Kuzey ve Güney Avrupa arasında genişleyen ticarete girme bakımından iyi bir konumdaydı. Atlantik'teki konumu böylece ticari bir avantaja dönüşebilirdi. Atlantik'teki rüzgâr ve akıntıların düzeni Portekiz'i (bitişik İspanya kıyılarıyla birlikte) adalarla ticaret yapan ve balık avlamak amacıyla okyanusu tarayan gemiler için ideal bir kalkış ve dönüş noktası haline getirdi. Portekiz yayılmasının ticari ve denizciliğe ilişkin yönlenişi böylece erken bir safhada gerçekleşti ve Kastilya yayılmasının ağır basan karasal karakteriyle zıt bir gelişim gösterdi. Portekiz'in iç politik ve sosyal koşulları da yayılmacılığı destekledi. 1383-85 devrimiyle iktidara gelen Avis hanedanı Portekiz'in küçük ama gelişen ticari orta sınıfının isteklerine genel olarak uygun düşüyor ve Portekizlilerin büyüyen denizaşırı güçlerinden elde edilecek ekonomik yararları görüyordu. Batı Afrika kıyılarını keşfetmek için düzenlediği seferleriyle ünlü Denizci Prens Henry aynı zamanda Portekiz'in Atlantik adalarındaki sömürgecilik faaliyetlerini de ilerletiyor ve bu adalardaki şeker üretimini geliştiriyordu. Portekiz soyluları yayılma konusundaki bu 17 isteği paylaşmakta haklılardı. Kendi bölgelerinde fetih savaşları hemen hemen imkânsız hâle geldiği için ülkelerine toprak zenginlik ve değerli mallar katmak amacıyla fırsat yakalamak üzere gözlerini önce Afrika'ya sonra da Asya'ya dikmişlerdi. İspanya ise bütün bunlara zıt biçimde daha geleneksel davranarak Atlantik'ten çok Akdeniz'e bakıyordu. Doğu İspanyalı Aragonlular ve Katalanlar ticari ve politik hırslarını daha önce İtalya'ya Balear adalarına ve Kuzey Afrika'ya yöneltmişlerdi. Birleşme ve ulusal kaynaşma süreci de Portekiz'e göre daha gerideydi. Aragonlu Ferdinand ile Kastilyalı Isabella'nın 1469'daki evlilikleri ve 1474-79 yıllarındaki bir dizi savaşta kazanılan zafer iki krallığın birleşmesine yol açtıysa da her iki devlet de kendi yasalarını ve kurumlarını geçerli tutarak ayrı kalmayı tercih ettiler. Ancak bu düzeyde birleşme bile Hıristiyan İspanya'yı daha önce çok meşgul eden iç bölünmelerden kurtardı ve dikkatini yayılmacı politikalara çevirebilmesi için ülkeye enerji ve kuvvet verdi. Isabella'nın Columbus'un 1492'deki Atlantik seferlerini destekleme karan bu yeni sağlanmış güvenin bir ifadesiydi. Portekiz gibi İspanya da Reconquista'dan (yarımadayı Müslüman Faslılardan geri almak için yüzyıllardır sürdürülen mücadele) derinden etkilenmişti. Haçlı seferleri geleneği Kastilyalıların düşünceleri ve davranıştan üzerinde güçlü bir etki bırakmıştı. Granada'nın yenilgisiyle birlikte Yahudilerin kovulması müslümanların zorla dinlerinin değiştirilmesi ve Engizisyonun kurulmasına yönelik Isabella'nın aktif güç politikası Ortaçağ İspanyası'nın bir bölümünü oluşturan Hıristiyan olmayan güçlerin köklerini kazıma konusundaki kararlılığının bir göstergesidir. Hıristiyan İspanya'yı Müslüman Kuzey Afrika'dan sadece dar bir boğazın ayırması ve Akdeniz'de giderek büyüyen Türk etkisi Isabella'nın denizaşırı yayılmacılığı İslama karşı sürdürülen bir mücadele ve Columbus'u da geri döndüğünde Hıristiyanlığı "dinsiz" topraklara taşıyan bir aracı olarak görmesini şaşırtıcı olmaktan çıkarmaktadır. Aynı yüzyılın daha erken dönemlerinde Portekiz Prensi Henry de keşif seferlerini benzer bir şekilde değerlendirmekteydi. Henry ilk gemilerini Batı Afrika kıyılarından aşağıya gönderdiğinde Portekizlilerin yeniden fetih savaşlarının üzerinden bir yüzyıldan daha fazla geçmiş olmasına rağmen Prester John'un ortaçağ mitinden esinlenerek Afrika'nın bir yerlerinde İslama karşı haçlı seferine katılmak üzere kendisiyle ittifak yapacak güçlü bir Hıristiyan prensi bulacağına inanıyordu. Dinsel güdüler diğer etkenlerden soyutlanmış durumda değildi. Diğer etkenleri kuvvetlendiriyordu ve genellikle de ekonomik ve politik hedeflerin doğrulanmasında kullanılıyordu. 15. yüzyılda din politik ya da ticari düşüncelerden ayrılamaz nitelikteydi ve günlük yaşamın bir parçasıydı. Fakat dinsel faktörlerin önemi Portekiz ve Kastilya'nın yayılmacılığına ek bir güven ve kararlılık verdi. Dinsel kanaatlarının katılığı İslamı çökertmek ve dinsizleri imana getirmek için ilahi bir şekilde misyon sahibi kılındıklarına dair derin inançları Portekizlileri ve Kastilyalıları denizaşırı maceralara götürdü. Oysa özellikle İtalya olmak üzere Avrupa'nın daha ihtiyatlı ve pragmatik devletleri çılgınca düşüncelere sahip olmalarına rağmen başarılı sonuçlar alamayacaklardı. 18 Bu nedenle İberya devletlerinin denizaşırı yayılmadaki öncülüklerinin açıklanmasında din önemli bir faktördür. Reconquista Kastilya yayılmacılığı için başka sonuçlar da doğurmuştu. Müslümanlar yenilirken ve İslamın sınırlan geriye çekilirken yeni serbestliğe kavuşan bölgeler Hıristiyan İspanya devletlerine katılıyordu. Hıristiyan kolonileri kuruluyor yeni şehirler doğuyordu. Bu asimilasyon süreci fetih ve sömürgecilik yoluyla Kanarya adaları ve Amerika gibi denizaşırı alanlarda sürekli tekrarlandı. Bu yayılmanın karasal karakteri Cenova ve Venedik'in Akdeniz'de Rodos ve Girit gibi stratejik ya da ticari bakımdan önemli birkaç adayla birlikte Lizbon Seville ya da İskenderiye'de olduğu gibi başka devletlerin toprakları içinde bulunan ticari bölgelerdeki küçük kolonilerden oluşan ticari imparatorluklarıyla tezat yaratıyordu. Portekiz'in denizden doğan imparatorluğu Kastilya'nın Yeni Dünya'da düzensiz yayılan kara imparatorluğuna göre kendisine çok daha yakın olan İtalyan modeline uygun düşüyordu. Hıristiyan savaş ve fetihlerinin sınır bölgesinde olması ispanya aristokrasisine zayıf Portekiz aristokrasisine zıt biçimde askeri maceralar yoluyla zenginlik toprak ve prestij sağlama isteği ve ticareti hor görme duygusu verdi. Bu tutum Kastilya'nın ticaretinin büyük bir bölümünün yabancıların özellikle Cenovalıların eline geçmesine yol açtı. Ticaret gibi el işlerini de küçük görme anlayışı daha fakir Kastilyalılar arasında bile vardı. Kendisi de köylülükten gelme Francisco Pizarro 1533'te Peru'yu fethettiğinde şunları söylüyordu: "Ben buraya altın elde etmek için geldim bir köylü gibi toprağı sürmeye değil." İspanya'nın kendi içinde dinamik ve çalkantılı bir sınır bölgesi ruhu Avrupa'nın en yaygın kırsal ekonomilerinden biri tarafından canlı biçimde korunmuştu. Batı İspanya'daki Est-remadura'nın gezgin koyun çobanlan ile güneydeki Andalusia (Endülüs)'nın sığır yetiştiricileri çok sayıdaki dayanıklı asker ve göçmenleriyle Amerika'daki İspanyol Con-quistador (fatih)'larının temelini oluşturdular. Bu nedenle paradoksal biçimde Portekiz ve İspanya'nın görece ekonomik geriliği ve Iberya sınır bölgesindeki haçlı savaşları geleneğinin varlığı coğrafi konumuyla birlikte niçin bu bölgenin Avrupa'daki diğer devletler dururken denizaşırı yayılmaya öncülük ettiğini açıklayıcı niteliktedir. |
|
|
#5 |
|
|
Teknoloji ve Araştırma
Keşifler Çağı Avrupa'nın geçmişiyle ilişkisini açık ve dolaysız bir biçimde kesmedi. Bu çağın gelişimini yönlendiren güdülerin çoğu Prens Henry'nin Prester John'u araması Isabella'nın Müslümanlara karşı haçlı seferi ve Columbus'un Marco Polo'nun Travels (Seyahatler)inde tarif ettiği Çin'e ve Japonya'ya ulaşma girişimleri gibi ortaçağ zihniyetini yansıtmaya devam ediyordu. Yeni topraklara ulaşıldığında bile Avrupalıların ilk tepkisi bu yeni olguları klasik kitaplarda İncil'de ve ortaçağ metinlerinde bulunan ilgili bilgilerle bağdaştırmaya çalışmak oldu. Columbus bile 1506'daki ölümüne kadar Avrupa için o güne dek bilinmeyen bir Yeni Dünya'yı 19 değil Asya anakarasının açıklarındaki adaları keşfettiğini sanıyordu. Amerika'nın ilk kâşifleri kendilerini Kutsal Kitaptaki cennete taşınmış ve klasik mitolojilerde ya da ortaçağ romanslarında tarif edilen insanlarla ve yerlerle karşılaşmış gibi tasavvur ediyorlardı. Akıl ve deneysel gözlem ancak kademeli olarak mit fantezi ve korkuya egemen olabildi. Bununla birlikte 15. ve 16. yüzyıl Avrupalıları geçmişin mirasının yanında mevcut denizcilik teknolojisini uyarlamak ve mükemmelleştirmek ve coğrafya denizcilik ve gemi inşaası alanındaki büyük problemleri sürekli deneyler yoluyla Çözmek için yeni bir soruşturmacı ruh ve yetenek ortaya koydular. Portekizlilerin Prens Henry tarafından yönetilen Batı Afrika araştırmaları deney kazanma ve öğrenme sürecinin Çarpıcı bir örneğidir. Kanarya adalarının güneyine Bojadar Burnu'na kadar gemiler bilinen sularda yolculuk yapıyordu: Afrika sahillerine yakın olarak gidiyorlar ve kendilerini ülkelerine götürecek rüzgâr ve akıntıları daima bulabiliyorlardı. Ancak sahile yakın sert rüzgârlar ve burnun dalgalı suları denizcilerin daha ötede "seyahat edilemeyen ve gemilerin küpeştelerini parçalayan bir canavarlar okyanusu ve kaynayan deniz" korkularını onaylar gibi görünüyordu. 1434'te Bojadar Burnu'ndan geçen ve Atlantik'in daha açıklarından giderek Portekiz'e geri dönüş için bir geçit bulan Prens Henry'nin denizcileri böylece sadece ortaçağ denizciliğinin fiziksel sınırlarını aşmakla kalmayıp psikolojik bir gelişme de sağlamış oldular ve dünyanın tüm okyanuslarının araştırılmasının yolunu açtılar. 15. ve 16. yüzyıl Avrupalıları seyahatlerinde yararlanmak üzere biri Doğu'dan kaynaklanan diğeri ise Avrupalıların kendi sularındaki seyahat deneylerinden gelen iki denizcilik geleneğini kullanıyorlardı. Geçiş sürecini tam olarak belirlemek zor olmakla birlikte bir dizi önemli yardımcının Asya kökenli olduğu bilinmektedir. Kuzey yönünü belirlemek için kullanılan hareketli manyetik ibrenin değeri büyük olasılıkla ilk kez Çinliler tarafından anlaşılmış sonra Hintli ve Arap denizciler aracılığıyla Avrupa'ya yayılmıştı. Avrupalılar Akdenizdeki Arap gemicileriyle bağlantı kurarak güneşin ve yıldızların gözlemciyle yaptığı açıdan yararlanarak bir geminin pozisyonunu belirlemeye imkân veren bir alet olan usturlabın kullanımını da öğrenmiş olabilirler. Hıristiyan Avrupa'nın edinmiş olduğu Müslüman teknelerinin karakteristik latin yelkeni ya da üç köşeli yelken de Araplardan geçmiş olabilir. Fakat Avrupalılar her durumda Doğu'dan edindikleri denizcilik gelenek ve aygıtlarını kendilerine uyarlayıp mükemmelleştirdiler. Örneğin manyetik ibre pirinçten bir iğneyle pusulanın başlıca noktalarını gösteren bir karta tesbit edilmişti. Geliştirilen bu aygıt 15. yüzyılın başlarına kadar Akdeniz'de karadan uzaktaki gemiler tarafından kullanılan ana denizcilik aleti olarak yeterince güvenilir olmuştu. Benzer biçimde biraz değiştirilmiş latin yelkeni Avrupa gemilerinin kare yelkenlerinin alternatifi olarak değil fakat bunların yanında ek bir hareket ettirici araç olarak kullanıla geldi. Sert denizler rüzgârlar akıntılar ve Atlantik'in geniş alanları ile mücadele etmek Portekizli denizciler için belli bir çıraklık devresini gerektiriyordu. Ancak Portekizliler Ümit Burnu'nu dönerekHint Okyanusu'na girer girmez Asya denizciliği aracılığıyla hızlı bir gelişim sağladılar. Bu gelişim 20 büyük ölçüde Asyalı kılavuzların ve denizcilerin bilgi ve ustalıklarıyla beslenerek desteklenmişti. Vasco da Gama 1498'de Doğu Afrika'nın Malindi limanından Hindistan'ın güneybatı kıyısındaki Kalikut'a doğrudan gidişini Batı Hint okyanusu'nun muson rüzgârlarını bilen Müslüman bir Hintlinin yardımına borçluydu. Muson rüzgârları Nisan'dan Ağustos'a kadar güneybatıdan kuzeydoğuya ve Aralık'tan Mart'a kadar da tam tersi yön eserek Hindistan ile Doğu Afrika arasındaki ticareti doğrudan belirliyordu. Bu nedenle Portekizlilerin Fas'tan Ümit Burnu'na Atlantik deniz yolunu açmaları yaklaşık seksen yılda gerçekleşirken Asyalıların denizcilikteki ustalık ve bilgilerinin yardımıyla Çin'e ulaşmaları için sadece bir on beş yıl daha gerekmişti. Denizcilikle ilgili Doğu kökenli yardımların ve aygıtların benimsenmesi ve Hint okyanusu kılavuzlarının teknik ustalıklarının kullanılması Keşifler Çağı'nın saf bir Avru palı'dan ziyade Avrupalı - Asyalı başarısı olarak görülebilecek bir kapsamı olduğunu göstermektedir. Fakat Avrupa'nın dış kaynaklardan aldığı bilgi ve teknolojiyi uyarlama genişletme ve bunları kendi denizcilik deneyleriyle birleştirebilirle yeteneği onun Asya denizciliğini karşı kesin bir üstünlük sağlamasına yol açmıştır. Deniz kökenli ticaretin ve gemi taşımacılığının Geç Ortaçağ döneminde özellikle kuzey ve batı Avrupa sularında yayılması tıpkı Portekizlilerin Atlantik'teki seyahat deneylerinin 15. yüzyılda yaptığı gibi geliştirilmiş denizcilik tekniklerini ve gemi inşaasını kamçıladı. Bir gemininin uç kısmına bağlı dümenin geliştirilmesi özellikle kuzey sahili sularının güçlü gelgitlerinde teknelerin daha güveni idare edilmelerine olanak verdi. Kuzey Denizi'nde ve Baltık'taki kılavuzluk eylemi rüzgârlar gelgitler sığ yerler ve kıyı özellikleri hakkında birikmiş bilgilerin tümünü kapsayan ve gemilere gidiş yönlerini gösteren planların hazır lanmasıyla desteklendi. Bu yazılı rehberlerin Akdeniz'deki eşdeğeri kıyı özelliklerini limanlan ve denizle ilgili tehlikeleri anlatan ve portalan olarak bilinen deniz haritalarına temel oluşturdu. Deniz haritaları olarak portalanlar 15 yüzyılda hâlâ görece ilkel bir aşamadaydılar: örneğin denizi düz bir yüzey olarak ele alıyor yerin eğikliğini hesaba katmıyorlardı. Fakat haritalar üzerindeki referans noktalarından çıkan doğrultu çizgilerini kullanarak denizciler iki nokta arasındaki uzaklığı hesaplayabiliyor kaba bir pusula hesabıyla (dead-reckoning) bunlar arasında gidebilmek için bir yön belirleyebiliyorlardı. |
|
|
#6 |
|
|
Şemalar ve portalanlar Avrupa'nın çok dolaşılan kıyı sularında ya da karadan uzaktaki kısa seyahatlerde kulavuzluk bakımından çok yararlı oldu ama Atlantik'in haritası yapılmamıştı dolayısıyla bilinmeyen sularında kullanılmadılar. Oralarda kılavuzluktan ziyade bilinen bir sınır işaretiyle ilgili referans olmaksızın bir geminin pozisyonunu belirleme ve gemiyi bir yöne doğru götürebilme yeteneği temeldi. Problemleri çözmeye yönelik akılcı bir yaklaşım ve deneyim bu yeteneği kazanmakta hayati bir önem taşıyordu. Portekizli denizciler; 15. yüzyılın ortalarına kadar Bojador Burnu'nun ötesine geçtiklerinde Afrika kıyılarından uzağa kuzeybatıya doğru büyük bir ilmek çizerek (ya da volta) gittiklerinde kendilerini tekrar Portekiz'e götürecek batı rüzgârlarını bulacaklarını öğrenmişlerdi. Kuzey Atlantik voltası ile olan aşinalıkları Ekvator'u 21
geçtiklerinde ve güney Afrika'yı dönme girişimine başladıklarında Portekizlilere yardımcı oldu. Zamanla Atlantik batı rüzgârının Güney Atlantik rüzgâr sisteminin kuzeydeki yansıması olduğunu ve bu nedenle Ümit Burnu'nu geçmek için gemileri önce güneybatıya çevirmek ve sonra kendilerini doğuya doğru Hint Okyanusu'na taşıyacak olan batı rüzgârlarını bulmak gerektiğini anladılar. Bu manevra ilk kez Bartholomevv Dias tarafından 1486'da (ya da belki şimdiye kadar unutulmuş olan daha sonraki seferlerinde) geliştirildi ve Vasco da Gama tarafından 1497'de Güney Afrika civarında Hint Okyanusu'na güven içinde gitmek için kullanıldı. Güney Atlantik'in ortasındaki böyle geniş bir süpürme hareketiyle Portekizliler Güney Amerika'nın yakınından geçmiş oldular. Onlar Columbus'un Batı Hint adalarına ulaştığı 1492'den önce Güney Amerika'yı görmüş olabilirler. Pedro Cabral 1500'de Hindistan yolu üzerinde güney voltası'm izledi ve Brezilya kıyısında karaya çıktı. (Cabral böylece Güney Amerika topraklarına ilişkin Portekizlilerin hak talebini de başlatmış oluyordu.) Atlantik rüzgârları ve akıntıları hakkında 15. yüzyıl boyunca biriken bilgilerden Columbus da yararlanmıştı. 1492'de alize rüzgârlarını izleyerek okyanusu doğudan batıya geçti ve sonra ertesi yıl kendisini Avrupa'ya geri götürecek batı rüzgârlarını buluncaya kadar yönünü alize rüzgârlarına karşı kuzeye çevirerek erkenden döndü. Haritası çıkarılmamış Atlantik'te sık sık karadan uzak mesafelerde dolaşmak Portekizleri pusula usturlab ve kuadrant (dörtlük) gibi denizcilik aygıtlarına daha fazla beli bağlamak zorunda bıraktı. Atlantik'te bir geminin pozisyonunu belirlemenin zorluğu 1484'te Portekiz kralı John II'yi güneşin gözlenmesiyle enlem saptamanın en iyi metodunu bulmak amacıyla matematik uzmanlarından oluşan bir komisyon kurmak için harekete geçirdi. Farklı yerlerde ufuk üstündeki güneş açılarını veren mevcut deklinasyon (coğrafi kutup ile manyetik kutup arasındaki farklılık) tabloları gözden geçirildi ve denizcilikte kullanmak için ba-sitleştirildi. Bir matematikçi o zamanlar pratik gözlemlerle bu tabloların doğruluğunu kontrol etmek üzere Batı Afrika kıyılarına bir seyahate gönderilmişti. Böylece araştırma ve denizcilik teknolojisi birlikte geliştirildi. Aslında daha iyi gemilerin ve denizcilik aygıtlarının geliştirilmesiyle cesaretlendirilen uzun mesafeli yolculuklar Avrupalıların önüne akıl ve deneyim yoluyla çözümlemeye kalkıştıkları pratik problemler koydu. Kuşkusuz çok sayıda hata ve eksiklik vardı. Örneğin 18. yüzyıla kadar boylam belirlemek için tatmin edici nitelikte bir aygıt geliştirilememişti. Zamanın gemici ve denizcilerinin çoğu karaya yakınlığı belirlemek için kuşların ya da yüzen bitkilerin varlığı denizin rengi bulut oluşumlarının karakteri vb. gibi geleneksel işaretlere güvenmeye devam ediyordu. Bununla birlikte 1600'e kadar Avrupa denizciliğinin gelişiminde büyük ilerlemeler görüldü. 15. ve 16. yüzyıl deniz seyahatlerinin arkasında yatan en önemli faktörlerden biri gemi tasarımı ve yapımında sağlanan gelişmelerdi. Ortaçağ'da Akdeniz ticaretinin büyük bölümü ağır geniş yuvarlak tabanlı ve bir ya da daha fazla latin yelkeniyle hareket ettirilen teknelerle yapılıyordu. Düz ve dar tabanlı bir dizi kürekle hareket ettirilen kadırgalar (galleys) kısa sürelerde önemli hızlara ulaşabiliyordu. Ancak 22 bunlar hububat türü hacimli mallardan ziyade baharat gibi hafif ve değerli yüklerin taşınmasına ve deniz savaşlarına daha uygundu. Ayrıca 14. ve 15. yüzyıllarda büyük Venedik kadırgalarının Flanders'e (günümüzdeki Belçika ile Fransa ve Hollanda'nın ona komşu kısımlarından oluşan Ortaçağ ülkesi ç.n.) ve İngiltere'ye yıllık seyahatler yapmasına rağmen kadırgalar Atlantik'in sert koşullarına genel olarak uygun değildi. Kuzey Avrupalı gemi yapımcıları Akdeniz gemilerine tezat oluşturacak şekilde kog (cog) olarak bilinen güçlü tekneler inşa ettiler. Baltık Denizi'nde ve Kuzey Denizi'nde ticaret için inşa edilen bu tekneler tek bir kare yelkenle hareket ediyor düzgün bağlantılı ve tabanlarındaki bağlantı yerleri dolgu maddesiyle su geçirmez hale getirilmiş Akdeniz teknelerinden farklı olarak kaplama parçalan birbirine bindirilerek yapılıyorlardı. Kogların avantajı ucuzluklarından ve üstün yük taşıma kapasitelerinden ileri geliyordu. Kuzey ve güney gemileri arasındaki ayrılıklar ve belirgin kimlik farklılıkları 15. yüzyıla kadar varlığını korudu. Fakat iki bölge arasındaki ticaretin gelişmesiyle Portekiz ve Güney İspanya kıyıları boyunca her iki stilin karakteristiklerini birleştiren melez tekneler boy göstermeye başladı. Bu yeni tip gemilerin en ünlüsü karavel (caravel) idi. Bu küçük bir gemiydi. Ender olarak 70 tondan ağır ve 20 m.'den uzun olurdu. Düz bir omurgası vardı ve kıç tarafında bir dümeni bulunuyordu iki ya da üç latin yelkeniyle ya da daha sonraki dönemlerde olduğu gibi latin ve kare yelkenlerin birleşimiyle hareket ediyordu. Bu tür tekneler büyük olasılıkla ilk kez Portekiz ve ispanya kıyılan çevresindeki yerel ticaret için geliştirilmişti. Fakat yaklaşık 1440'ta Prens Henry bunları Afrika araştırmaları için benimsedi. Güvertesinin altında mürettebat ve yük için az sayıda oda olmasına rağmen su çekiminin (draft) sığ olmasıkaraveli kıyı yakınlarında ve koylardaki araştırmalar için ideal hale getirdi. Latin yelkenleri onun hafif rüzgârla kullanılmasına rüzgâr yönünde gitmesine ya da orsasına seyretmesine imkân veriyordu. Karavel aynı zamanda hızlı da olabiliyordu. Elverişli bir rüzgârla Yeşil Burun(Cabe Verde) Adalarından Antiller'e tüm Atlantik'i 21 günde geçmişti. Bu hız 19. yüzyılda buharlı gemilerin çıkışına kadar aşılamadı. Columbus'un 1492'de kullandığı üç gemiden ikisi Pinta ve Nina karaveldi. Üçüncüsü ise amiral gemisi olan Santa Maria idi. Daha yavaş ve kare yelkenli olan Santa Maria araştırmalar için daha az uygun olduğunu kanıtladı. Indies'de bir mercan resifine çarptıktan sonra kullanılmaz hale geldi. Araştırma için ideal olan karaveller yeni ticaret yolları açıldığında daha uzun seyahatlere girişmek ve yük taşımak için daha elverişsiz olmuştu. Bu nedenle Portekiz'in doğu ticaretinde nadir olarak kullanıldılar. Onların yerine karak (carrack) ya da naos adı verilen oldukça iri yapılı yüksek cepheli enli kirişleri ve üç ya da dört güvertesi bulunan gemiler kullanılmaya başlandı. Bu gemilerin tonajları 16. yüzyılın başlarında yaklaşık 400 ton iken 50 yıl sonra yaklaşık 1000 tona ve 17. yüzyılda da 2000 tona kadar yükseldi. Karaklarda bir mizana (mizzen) latin yelkeni alıkoyuldu fakat daha büyük bir yelken genişliği elde etmek için birkaç kare yelkenle birleştirildi. 16. yüzyılın sonlan ve 17. yüzyılın başlarında Hollandalılar ve İngilizler özel niteliklere sahip savaş ve ticaret gemilerinin dizaynında Portekizlileri ve İspanyolları geçmeye başladılar. 23 Avrupa 15. ve 16. yüzyıllarda gemilerini ve denizcilik teknolojisini geliştirmek suretiyle Atlantik'ten Çin Denizi'ne yayılarak bir ortaçağ dünyasının kenarındaki pozisyonunu avantajlı hale dönüştürmeyi başarabildi. Bir zamanların göz korkutucu "gemileri parçalayan karanlıklar denizi" Avrupa'nın Afrika ve Asya ile doğrudan ticaret yapmasına ve Amerika'nın doğal kaynaklarını ve maden zenginliğini kendi kullanımı için toplamasına imkân sağlayan anayolu oldu. Denizlerde egemenlik sağlayamamış bir Avrupa yalıtlanmış ve büyük ölçüde kendi kaynaklarına bağlı durumda olurdu. Direnen ve kendini çabuk toparlayan bir İslam'a karşı Hıristiyan Avrupa'nın en son yayılmacı hareketleri Kutsal Topraklar'da (Filistin'de) ya da Kuzey Afrika'da daha erken bir tarihte kendini tüketmekle sonuçlanabilirdi. Kara taşımacılığının yavaş ve tehlikeli hale geldiği bir çağda Karaveller ve Karaklar Avrupalılara dünyanın tüm okyanusları boyunca keşif ticaret ve fetih için önceden düşünülemeyecek fırsatlar yarattı. Avrupalılar da bu fırsatı yakalamakta gecikmediler. |
|
|
#7 |
|
|
Afrika
Afrika'nın 15. ve 16. yüzyıl Avrupa yayılmacılığındaki önemi genellikle gözardı edilir. Çok kolay bir şekilde Portekiz'in Doğu'ya direkt bir deniz yolunu ve batıya Atlantik boyunca ilk geçişi keşfetmesi önemsiz bir başlangıç olarak görülmektedir. Gerçekte Denizci Henry tarafından 1419 ile öldüğü yıl olan 1460 arasında finanse edilen bu seyahatlerin Afrika kıyılarının araştırılması ve Afrika kaynaklarının kullanılması gibi amaçlan vardı. Doğu'nun baharat adalarına yeni bir yol açma olanağı Henry tarafından ancak yaşamının son yıllarında düşünülmüş olabilir. Bu düşünce John II (1481-95) ve Manuel (1495-1521)'in iktidarlarına kadar da pratik bir hedef olarak hemen kavranmamıştı. Prens Henry'nin güneye seferler düzenlemekteki başlıca amaçlarından biri Kuzey Afrika'nın müslüman tüccarlarını devreden çıkarmak ve Büyük Sahra'nın ötesinde uzandığı bilinen altın üretim bölgesiyle doğrudan bağlantı kurmaktı. İlk yirmi yıl boyunca Henry'nin gemileri dönüşlerinde çok seyrek nüfusu ve küçük bir ticaret potansiyeli bulunan çorak bir kıyıdan söz ediyorlardı. Ancak 1444-45'te bir sefer grubu Senegal Nehri'nin ağzına ulaştığında Portekizliler daha verimli ve kalabalık bir bölgeye ve altının varlığına tanık oldular. Bununla birlikte Portekizliler iç bölgelerdeki altın alanlarına nüfuz etmeyi imkânsız görmüşlerdi. Kıyıyı altın üretim alanlarından ve Afrikalı bölge halkından ayıran yoğun yağmur ormanları Portekizlilerin iç kısımlara ilerlemesini imkânsız kılıyordu. Portekizlilerin karada denizde sahip olduklarından daha az avantajları vardı. Gambia'dan başka yerde iç kısımlara gitmelerine imkân verecek nitelikte gemilerin geçmesine uygun büyük nehirler yoktu. İlkel ve oldukça güvensiz bir doğaya rağmen ateşli silahları Afrikalıların mızrakları ya da ok ve yaylarından genellikle daha az etkili oluyordu. Afrikalı yöneticiler binlerce savaşçı toplarken ülkesindeki kaynakları ve insan gücü zayıf olan Portekizliler çok az insanı bir araya getirebiliyordu. Malarya ve sarı humma gibi tropikal hastalıklar 24 çok sayıda asker ve denizcinin ölümüne neden oldu. Bu nedenle kıyıda kalmak ve tekstil ürünleri ile bakır gibi Avrupa ve Kuzey Afrika malları ya da Gine kıyısında olduğu gibi kolyeler ve köleler karşılığında kendilerine altın getiren Afrikalı aracılara güvenmek zorunda kaldılar. Bu şekilde Portekizliler eski Büyük Sahra altın ticaretini kısmen sahile çevirmeyi başardılar. 15. yüzyılın sonları ve 16. yüzyılın başlarında Batı Afrika Portekizlilere yılda yaklaşık 400 kg. altın sağladı. Bu ticareti Afrikalı yöneticilerden başka (çünkü ticaret büyük ölçüde onların iyi niyetine ve kişisel çıkarlarına bağımlı durumdaydı) Avrupalı rakiplerinden de korumak amacıyla Portekizliler kıyılara bir dizi kale yaptırdılar. 1445'te Arguin daha sonra 1482'de El-mina (Akan ormanından gelen altın için başlıca çıkış kapısı) ve 1503'te de Axim inşa edildi. Bu güçlendirilmiş ticari merkezler daha sonra Asya'da ve Amerika'da kurulan "Avrupalı pazarları"nın prototipi niteliğindeydi. 16. yüzyılın başlannda Portekizliler güney doğu Afrika'da daha önce farkına varmadıkları ikinci bir altın ticaretini keşfettiler. Bu ticaret günümüzde Zimbabwe'nin bulunduğu bölgeden Sofala ve Kilvva sahil şehirlerine kadar uzanıyordu. Portekizliler bu şehirleri topa tutarak kısmen yıkarak ve Mozambique adası üzerinde kendi üslerini kurarak altın ticaretini belirli ölçüde ellerine geçirmeyi başardılar. Aynca Zambezi vadisi boyunca birkaç yüz kilometre kadar içeriye de girdiler. Ancak Batı Afrika'da olduğu gibi asıl altın üretim bölgesi üzerinde kontrol kurmayı başaramadılar. Portekizliler başlangıçta altından başka fildişi ve Batı Afrika biberi gibi öteki Afrika mamullerinin ticaretini de yaptılar. Fakat Indies'e alışıp burasının çok daha zengin ve kazançlı bir ticaret alanı olduğunu gördüklerinde bu ürünlere olan ilgileri azaldı. Doğu Afrika Portekizliler için Asya ticaretine altın sağlayan bir kaynak ve Hint Okyanusundaki egemenliklerinde batı kanadının koruyucusu olarak önemini korudu. Afrika'nın batısında Portekizlilerin ilgisinin devam ettiği diğer tek ticaret köle ticaretiydi. Başlangıçta köleler sahil boyunca gerçekleştirilen saldırılar sonucunda elde ediliyordu. Fakat 1480'lerde köle ticareti artık Portekiz'in Afrikalı devletler ve tücarlarla yaptığı ticaretinin bir bölümünü oluşturuyordu. 15. yüzyıl boyunca Çok sayıda köle satılmak üzere Lizbon'a taşındı: 1450 51500 yıllan arasında tahminen 150.000 köle Avrupa'ya getirildi. Amerika'nın açılması ve özellikle 16. yüzyılın sonlarında Portekiz Brezilyası'ndaki şeker plantasyonlarının kurulmaya başlamasıyla birlikte köle ticareti yön değiştirdi ve hacim olarak büyüdü. Gine altınının cazibesiyle birlikte köle ticaretinin kârlılığı öteki Avrupalıları da Batı Afrika sahillerine çekti. İngiltere'nin Atlantik ötesi köle ticaretine karışması 1562'de Sir John Hawkins ile başladı. Fakat Portekiz'in kıyılardaki pozisyonuna yönelik en ciddi tehdit 159O'lı yıllarda Hollanda'dan geldi. 16301u yıllarda Hollanda Batı Afrika kıyılarında yer alan birkaç Portekizli ticaret limanını ele geçirdi: Portekiz Angola'nın köle ticareti limanları olan Luanda ve Benguela'yı tekrar ele geçirdiyse de Gine Körfezi'ndeki Axim ve Elmina'yı ebediyen kaybetti. |
|
|
#8 |
|
|
Etiket: Ce: Coğrafi Keşifler Tarihi izle, Ce: Coğrafi Keşifler Tarihi indir, Ce: Coğrafi Keşifler Tarihi nedir. Ticaret temel olmakla birlikte Portekiz'in Afrika'daki tek ilişki biçimi değildi İslam'a düşmanlık Portekizlilerin Kuzeybatı ve Doğu Afrika ile olan ilişkilerinin devamlı bir özelliğiydi ve esas olarak Müslüman şehirleri olan Sofala ve Kilwa'nın tahrip edilmesi Portekizlilerin ticari tutkuları kadar dinsel düşmanlıklarına da bir şeyler borçluydu. Prester John'u aramakla görevli bir Portekizli grubu 1494 gibi erken bir tarihte Etiyopya'nın kipti Hıristiyan krallığına ulaştı. Fakat daha ileri ilişkiler çok yavaş gelişti. Etiyopyalıların 1541-43'teki bir Müslüman istilasına karşı direnişine yardım amacıyla 400 Portekizli asker gönderildi. Fakat Prens Henry'nin bir zamanlar düşlemiş olduğu bu yakın ittifak yine de gerçekleşme şansına sahip olamadı. Etiyopya ortaçağ Avrupalı fantezisinin tasvir ettiğinden daha zayıftı. Portekizlilerle Etiyopyalıların paylaştıkları çok az ortak şey vardı: üstelik Hıristiyanlık biçimleri bile çok farklıydı.
Portekizliler Afrika'nın başka yerlerinde de Afrikalı yöneticilerinin dinlerini değiştirmek ve halklarını Hıristiyanlaştırmak ve Avrupalılaştırmak doğrultusunda belirli aralıklarla çaba sarfettiler. Bu çabaların en ünlülerinden biri Kongo Nehri'nin güneyine doğru uzanan Kongo Krallığı'ndaki çabaları'dır. 149O'lı yıllarda Portekiz'den misyonerler öğretmenler ve zanaatkarlar gönderildi ve 1506'da bir dönme (muhtedi) Hıristiyan Alfonso I olarak Kongo tahtına çıktı. Bu Kral Portekiz'le yakın bağlar kurma taraftarıydı fakat Indies ticaretinin başlamasıyla Portekiz'in bu yöreye olan ilgisi hızla azaldı. Yaratıcı ve barışçı bir ilişki böylece kaybedildi ve Kongo Krallığı köle tüccarlarına teslim edildi. Portekiz'in Afrika'daki ekonomik çıkarları dinsel idealizminin zararı pahasına üstün geldi. Asya Portekiz'in Asya'daki başarısı en azından ilk bakışta parlak görünüyordu. Vasco da Gama'nın 1498'de Güneybatı Hindistan'da Kalikut'a varmasının üzerinden 50 yıl geçmeden Portekiz deniz gücü Doğu Afrika'da Mozambik'ten Malaya Yarımadası'ndaki Malakka'ya kadar Hint Okyanusu'na yayılmıştı. Arabistan Körfezindeki Hürmüz'den Güney Çin kıyısı açıklarındaki Makau'ya kadar uzanıyorlardı. Çoğu tarihçiye göre Portekizlilerin varışı Asya'nın geçmişiyle ilgisini kesin biçimde koparmasını simgelemektedir. Hintli tarihçi K.M.Panikkar 1498'de başlayan ve Avrupa İmparatorluklarının İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Asya'daki çöküşüyle sona eren bir "Vasco da Gama çağı"ndan söz etmişti. Avrupalı bakış açısıyla değerlendirmelerde bulunan başka tarihçiler gerekçeleri değişik olmakla birlikte Portekizlilerin kendilerini Asya'da görünür bir kolaylıkla kabul ettirdiklerini vurguladılar. Bazıları Portekizlilerin gemilerinin ve toplarının etkinliğine önem veriyordu. G.B. Sansom ise Portekizlilerin başarısını onların "başarmaya kararlı ruhlarının" Asyalı halkın direnme isteğinden daha güçlü olmasına dayandırıyordu. Portekizlilerin denizdeki avantajlarına rağmen Afrika'daki güçlerinin sınırlılıklarını görmüştük. Gerçekten ne olmuştu da Portekizliler böyle ani 26 ve çarpıcı bir şekilde Asya üzerine etkide bulunmuştu? J. H. Plumb'un sözcükeriyle "Doğu Avrupa'nın insafına mı kalmıştı"? Portekizliler Asya'nın hiçbir yerinde İspanyolların Amerika'da yaptıkları gibi kendileri için bir kara imparatorluğu kurmadılar. Büyük olasılıkla böyle bir talepleri de hiç olmadı. Esas ilgileri kazançlı bir deniz imparatorluğunu yaratmak ve sürdürmek doğrultusundaydı. Ne yeterli insan ve ***** kaynakları ne de geniş topraklan ele geçirmeye ve elde tutmaya çalışma yönünde dürtüleri vardı. Bunun yerine ticari hedefler peşinde olan Portekizliler on-larla ticarete hazırlanan ya da kendileri adına mücadele eden hükümdarlarla ittifak oluşturmak üzere yerel iktidarlar arasındaki rekabet avantajından yararlandılar. Kalikut'ta Zamorin (Portekizlilerin ilk bağlantı kurdukları Güneybatı Hindistan'ın bir bölümünün yöneticisi) taleplerini karşılamayı reddettiğinde onun yerine komşusu ve şeklen vasal olan Cachin Rajası'na yöneldiler. Portekizliler 1510'da Goa'nın daha kuzeyinde güney Hindistan'ın Vijayanagar İmparatorluğunun Hindu yöneticileriyle güvenilir bir ticari ve askeri ittifak geliştirmeyi başardılar. Afrika gibi Asya da Portekizli davetsiz misafirlerine hem ticari hem de askeri yönden karşı koymakta başarısız kaldı. Bu tür ittifaklar Portekizlilerin kıyılardaki çıkarlarının korunmasına ve etkilerinin iç kısımlara uzanmasına hizmet etti ama Portekizlilerin kendilerine has bir karasal egemenlik yaratmalarına yol açmadı. Dahası böyle ittifaklar güvenilmezdi: Hükümdarlar taraf değiştiriyor ya da Portekizlileri istemedikleri savaşlara çekiyorlardı. Portekizlilerin en büyük avantajı denizdeydi. Portekizlilerin Hint Okyanusu'na varmalarından önce deniz savaşları enderdi ve ticaret farklı ırksal ve dinsel topluluklar . arasında genellikle barış içinde yürütülüyordu. Asyalı gemiler savaş için değil ticaret için dizayn edilmişti. Bazı Çin gemileri (Junk) dışında Asya gemileri nadiren iriydi ve demir çivilerden çok hindistancevizi ipleriyle bağlanan ve birbirlerinin üzerini örten tahtalardan oluşan yapısıyla Portekizli teknelerinden daha güçsüzdü. Silahlı çatışmaların yaygınlaşmaya başladığı Avrupa denizlerine alışık olan Portekiz gemileri top taşıyordu - da Gama'nın 1498'deki donanmasında 20 adet top vardı - ve bunları kullanmada da isteksiz değillerdi. Müslüman gemilerine saldırıp tahrip ediyorlar kıyı kalelerini ve şehirlerini bombalıyorlardı. Portekizliler 1509'da Batı Hindistan'da Diu açıklarında bir Gujarati (batı Hindistan'da eski bir devlet Ç.N.) Mısır donanması üzerinde kesin bir zafer elde ettiler. Bu olaydan yaklaşık bir yüzyıl sonra Hollandalıların ve İngilizlerin Hint Okyanusu'na girişine kadar Portekizlilere bu sularda ciddi bir karşı koyuşa rastlanmadı. Karşıt güçlerin varlığına rağmen - Çinliler Portekizlileri denizde 1521 ve 1522'de yenmişlerdi - sonuçta Portekizlilerin gemileri ve ateşli silahlan kendilerini Asya denizlerinin egemeni yaptı. Deniz çatışmalarının varlığı Asyalıların Portekiz egemenliğini uysalca kabul etmeyip buna karşı mücadele ettiğini göstermektedir. Bu mücadele başlangıçta açık bir karşı koyma biçiminde oldu. Ama daha sonra Portekizlilerin gemileri ve ağır topları gücünü gösterdiğinde Asyalılar çoğu kez Portekizlilerin denetiminden kaçma yolunu seçtiler. Asya'nın en 27 büyük devletlerinden birçoğunun deniz gücüne ve deniz ticaretine ilgilerinin azlığı Portekizlilerin deniz egemenliğine yardımcı oldu. Ming hanedanlığı dönemindeki Çin imparatorluğu güney Hindistan'daki Vijayanagar devleti ve 1526'da kuzey Hindistan'da kurulan Moğol imparatorluğu bütün bu devletlerin hepsi kendilerini esas olarak zenginliklerini deniz ticaretinden çok topraktan ve iç ticaretten elde eden birer kara imparatorluğu olarak görüyorlardı. Vijayanagar devleti yöneticileri Portekizlilerle ticarete özellikle onların Hürmüz'den getirdikleri atlara değer veriyorlardı. Fakat Moğol ve Ming imparatorları Portekizlileri kendi ülkelerinin çıkarlarıyla büyük ölçüde ilgisiz gördüler ve bu nedenle de onlarla doğrudan mücadeleye girişmediler. Afrika'da olduğu gibi Portekizlilerin başlangıçtaki saldırganlıkları belirli ölçüde dinsel inançlarından kaynaklanıyordu. Ticari bakımdan mümkün olsa bile Müslümanlarla barış içinde ticarete girişmek onlar için dinsel olarak kabul edilemez bir şeydi. Reconquista'nın hoşgörüsüzlük ruhu İberya yarımadasından Hint Okyanusu'na taşınmıştı. Ancak Portekizliler başlangıçta Müslüman tüccarlara ve Doğu'da karşılaştıkları hükümdarlara karşı ciddi saldırgan davranışlar göstermelerine rağmen Hıristiyanlığın Asya'da zafer kazanması doğrultusunda sadece cılız bazı girişimlerde bulundular. Cizvitlerin 1540'ta Goa'ya varışı Portekizlilerin Hindistan'taki Müslümanlar kadar Hindularla olan ilişkilerine de daha kararlı bir dinsel ruh getirdi. Ancak kendi küçük kolonileri dışında ve Güney Hindistan'da 1537'de Parava balıkçılarının dinlerini değiştirtme gibi birkaç başarının haricinde Portekizliler ticari çıkarları gereği İslam bile olsa Asya'nın kendisini kabul ettirmiş dinlerine karşı pratikte hoşgörülü davranmak zorunda olduklarını anlamaya başladılar. Dinsel mücadeleleri bir yana Portekizliler Asya denizciliğinde kendilerini kabul ettirebilmek için de kuvvet kullanmak zorunda kaldılar. Çünkü ticari hedeflerine ulaşmaları başka türlü mümkün değildi. Hint Okyanusu'ndaki ticaret karmaşık bir bölgesel değişimler ilişkisi şeklinde gerçekleşiyordu. Farklı alanlar farklı mallar üretiyordu. Örneğin Hindistan'ın tekstil ürünleri Doğu Afrika ile olan ticaretin önemli bir maddesiydi ve orada altın ve fildişi ile değiştiriliyordu. Altın ve fildişinin baharat karşılığında değiştirilmek üzere Endonezya adalarına götürüldüğü de oluyordu. Vasco da Gama'nın 1498'de Kalikut'ta baharat satın almaya çalışırken fark ettiği gibi Portekizlilerin Avrupa'dan gelen bakır ve Afrika'dan gelen altın dışında bu ticari sisteme katkıda bulunacak değerli ticari mallan yoktu. Egemenlikleri altına almış oldukları bir bölgeye Hıristiyan tüccarların varışına Müslümanların duyduğu kızgınlık Portekizlilerin ticari bakımdan kendilerini kabul ettirmedeki güçlüklerine ekleniyordu. Bu nedenle Asya'nın ticaret dünyasına girmek için kuvvet kullanmak zorunlu görünüyordu. Doğu'daki Portekiz egemenliğinin gerçek mimarı olarak görülen ve 1509-1515 yıllarında Portekiz Hindistan’ı Genel Valisi olan Afonso de Albuquerque'nin yönetimi altında ikili bir denizcilik ve ticari denetim sistemi geliştirdi. Bu sistemin birinci kısmı en değerli ticaret yollarına egemen olabilmek için stratejik ya da ticari bakımdan önemli az sayıdaki şehirden Portekiz'in sınırlı kaynaklarıyla bile olsa ele 28 geçirilebilecek olanlarını zaptetmek ve elde tutmaktı. 1510'da alınan Goa Portekiz'in Batı Hindistan ile ticaretinin merkezi ve Doğu'daki yönetimsel faaliyetlerinin başkenti oldu. Batı'da Doğu Afrika kıyılarındaki Mozambik ve Mombasa'ya ek olarak 1515'te Portekizliler Arabistan Körfezi'ne girişe hâkim bir ada olan Hürmüz'ü ele geçirdiler. Bununla birlikte 1513 ve 1548'de kendilerine Kızıl Denizin egemenliğini getirecek olan Aden'in zapt edilmesinde başarısız kaldılar. Müslümanların Kızıl Deniz'deki ticaretini engellemek için donanmalarını kullanma girişimleri sınırlı başarıların ötesinde bir şey getirmedi. Doğu'da Malakka 1511'de ele geçirildi. Malakka Endonezya adalarından gelen baharatın ana toplanma noktası ve Hint Okyanusu ile Çin ticaretinin buluşma yeriydi. Daha doğuda Portekizliler baharat üreten birkaç adayı zaptettiler. Çeşitli türden baharatın (nutmeg mace ve cloves) ana kaynağı durumundaki Moluccas da bunlar arasındaydı. Portekizliler Çin ile ticaret için 1557'de Makau'da ve Japonya'da da Nagasaki'de üsler kurarak Çin Denizi'nin ticari sistemine de girdiler. Portekizlilerin ticareti denetleme girişimlerinin ikinci kısmı bir geçiş sistemine (cartazes) giriş niteliğindeydi. Buna göre Portekizliler tarafından çıkanları liman görevlileri özel yollar boyunca uygun görülen yükleri taşımak için Asyalı teknelere geçiş izni veriyordu. Bu önlem Müslümanların ticari faaliyetleri ve Hint Okyanusu'ndaki hareket özgürlükleri üzerine konulmuş daha büyük bir sınırlama niteliğindeydi. Fakat aslında daha çok Portekizlilerin özellikle biber gibi bazı değerli mamuller üzerindeki tekelinin ve öteki ticaretlerle Asyalı gemiciliğin vergilendirilebilmesi olanağını güven altına almak amacıyla düzenlenmişti. Geçiş sistemi aynı zamanda Portekizlilerin Asya denizciliği üzerindeki egemenliklerini güçlendirmek amacı da taşıyordu. Kendilerini bu şekilde güçlendiren Portekizliler ticari imparatorluklarının kârlılığını artırdılar. Başlangıçtan beri Doğu'daki temel hedefleri olan Avrupa'ya baharat ticaretini sürdürmenin yanı sıra Asya ticaretinde nakliyecilikle de derinden ilgilendiler. Bu sektör özellikle Doğu'daki Portekizli tüccarlar ve memurlar için oldukça kârlı olduğunu gösterdi. Örneğin Portekiz gemileri Makau ve Nagasaki yoluyla Çin'den Japonya'ya önemli değerde bir altın gümüş ve ipek ticaretini sürdürdü. Asya taşımacılığına katılmak suretiyle Portekizliler daha önceden varolan ticaret modeline kendilerini uydurdular ve karakteristik bir Avrupalı ticari sistemini Asya denizciliğine zorla sokma konusunda ancak kısmen başarılı olabildiler. Dinde olduğu gibi ticarette de Portekizlilerin etkisi önemli ama sınırlı oldu. Doğu'daki Portekiz imparatorluğunun onu gerek iç bozulmalar ve gerekse dış saldırılar yoluyla zedelenebilir kılan temel bir zayıflığı vardı. 16. yüzyılın başlarında planlanması Albuquerque tarafından yapılan az sayıdaki üslerin miktarı yeni ticaret alanlarının açılması ya da deniz kontrol sistemindeki boşlukların doldurulmasına yönelik yeni girişimler sırasında düzenli olarak arttı. 1600 yılında Doğu Afrika ile Japonya arasında 50 kadar kale vardı. Avrupa koşullarında bile fakir olan Portekiz bu kadar büyük çapta ve yaygın bir mülkü muhafaza etmeyi ve kârlı bir durumda tutmayı ve hücumlara karşı savunmayı ümit edemezdi. Uzaklık 29 problemi Doğu'da yürürlükte olan ticari ve idari faaliyetler için aşılması pek zor bir engel niteliğindeydi. Atlantik'i geçmek için sadece üç hafta yeterli olurken Batı Hindistan'daki Goa'ya seyahat altı aydan önce ender olarak tamamlanıyordu. Goa'dan Makau'ya ya da Nagasaki'ye gidiş geliş 18 ay ile üç yıl arasında değişiyordu. 16. yüzyılın sonlarında ve 17. yüzyılda özellikle Lizbon ile Goa arasında bu uzun yolculuklardaki gemi kayıpları çok ağırdı ve imparatorluğun kazancına fazladan yük oluşturuyordu. Portekizlilere karşı dışardan en büyük meydan okuma Avrupalı rakiplerinden özellikle de Hollanda'dan geldi. Hollandalı tüccarların 1590'lı yıllarda araştırma mahiyetindeki ticari seyahatleri finanse etmesinin hemen ardından 1602'de Hollanda Doğu Hindistan kumpanyası kuruldu. Daha sonraki 60 yıl boyunca Hollandalılar Portekizlilerin en kârlı postalarının çoğunu özellikle baharat adalarıyla ilgili olanlarını zorla ellerinden çekip aldılar. Hollandalıların zaferi sadece askeri alanda ve denizcilik alanında değildi. Bu başarı aynı zamanda ticariydi de. Hollandalılar hızla Avrupa'nın en önde gelen tüccar milleti olarak ortaya çıktılar. Avrupa taşımacılığının en büyük bölümünü ellerine geçirdiler ve dünyanın en büyük ticaret filosunu kurdular. Bu nedenle Portekizli öncülerinkinden daha etkili ve kârlı bir Asya ticaret imparatorluğunu kurmak için gerekli gemilere ticari uzmanlığa ve sermaye kaynaklarına sahip oldular. |